Beni Takip Edin !

17
Ekim
2009

  

Modern zamanların güç, iktidar, zenginlik ve her ne pahasına olursa olsun başarı odaklı hayat tasavvurundan fazlasıyla etkilenmiş bugünün ehl-i dini olarak, uzaklaştığımız, uzağında kaldığımız, yabancılaşmaya başladığımız bir “hayat” ve “dünya” okumasına bizi davet eden hikmetli, bereketli müthiş bir yazı. Murat Türker Hocam’a teşekkürler, kalbini ve kalemini Rabbim hikmet ve teenni ile rızıklandırsın..

Yamalı şalvar

İZLENİMLERİMİ ALLAH izin verirse önümüzdeki yazılarda aktaracağım ama kısa bir süre öncesinde yaptığımız Van gezisinden aklımda kalan en çarpıcı ânın, Üstad Bediüzzaman’ın Ankara’da milletvekillerine hitâb ederken giydiği şalvara ellerimle dokunduğum ân olduğunu ifade etmeliyim.

Van’da kaldığı esnada yaklaşık 2 yıl Üstad’ın hizmetini gören Molla Hamid Ekinci ağabeyin oğlu Hasan Ekinci, grubumuza yaptığı sohbet esnasında mezkûr şalvarın kendisinde olduğunu söylediğinde bir büyük hevesle gittim evine…

Sağolsun, büyük bir âlicenaplıkla kabul etti ziyaret teklifimi, iki defa kansere yakalanan ve Risale-i Nur’un kerâmetiyle Allah’ın kendisine şifa verdiğine inanan bu mübarek insan…

Üstad’ın 1922 Ankara ziyaretinde, Meclis kürsüsünde giydiği şalvarı saklıyor Hasan Ağabey…

Bir Van’lıya yaraşır misafirperverlikle karşıladığı evinde, özenle sakladığı yerden itinayla çıkardı o mübarek hatırayı…

Ve şalvarın üzerindeki yamalar çekti dikkatimi…

Yamalardan birkaçı, Üstad’ın şalvarı Ankara’da iken giydiği dönemde de varmış, bazıları ise daha sonra Hasan ağabeyin ninesi tarafından dikilmiş…

Zihnim, küfre karşı verdiği cansiperâne mücadelesiyle adını dünyanın dört bir yanına duyurmuş bu iman mücâhidi ile yamalı şalvarını aynı karede düşününce, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim.

Geride kalanlara bir yamalı şalvar bırakmış olmanın ne demek olduğunu zihnimde evirip çevirdim…

Onun bir yamalı şalvarla yaptığı imânî fütühata, bugün onca maddî imkâna rağmen ulaşamıyor oluşumuzun sebeplerini sorguladım…

Şalvara baktım; dokundum; sahibinin dirâyetini, celâdetini, bükülmezliğini tahattur ettim.

O an kapıdan girsin istedim…

Elini öpeyim istedim…

Dizinin dibine oturayım istedim…

Konuşmasa da, giydiği şalvarın yamalarıyla doymak bilmez nefsimi sustursun istedim…

Adımı bir kez ansın istedim…

Bir kez gözlerimin içine baksın istedim…

Hesapsızlığıyla beni sarsın istedim…

Parasız, pulsuz, güçsüz, makamsız, mevkisiz nasıl dine hizmet edilir; bana anlatsın istedim…

Sesini duymak istedim…

Ama o yoktu…

Şalvarı vardı…

Yamalı şalvarı…

Dönüş yolunda, zihnimin bir köşesinde yamalı şalvar, şu düşünceler ve sorular üşüştü zihnime:

Artık müslümanların kahir ekseriyeti hayatı ekonomi merkezli algılıyordu.

Başarının, daha çok kazanmanın, önde olmanın, gücün bu kadar propagandasının yapıldığı bir atmosferde bundan daha doğal ne olabilirdi ki?

Merak ediyordum; ne zaman bize dayatılan doğruları inancımıza vize ettirme erdemini sahiplenecektik?

Ne zaman “Neden bu kadar güçlü olma çağrısı yapılıyor ama kimse özden uzaklaşmamamız hususunda tahşidat yapmıyor?” sorusunu gündemimize alacaktık?

Ne zaman bize tevekkülü tembellik olarak gösterenlerden hesap soracaktık?

Ne zaman “Siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, sabah yuvasından kursağı boş çıkıp akşam yuvasına kursağı dolu olarak dönen kuş misali, Allah sizi doyururdu” mealindeki ihtar-ı Nebevî’ye kulak verecektik?

Ne zaman “Çok laf yalansız, çok mal haramsız olmaz!” sözünü en azından bir ikaz kabul edip, uhdemizdeki vâriyete haram bulaşmış olması ihtimalinin ağırlığı ile titreyecektik?

Gücü, parayı, ihtişâmı dine hizmetin olmazsa olmazları olarak görmekten ne zaman vazgeçecektik?

“Şu kadar adamımız olmazsa, şu ölçüde nüfuzumuz olmazsa, şu miktarda paramız olmazsa netice alamayız” esbabperestliğinden ne zaman kurtulacaktık?

Birbirine kenetlenmiş dört-beş iman dolu yüreğin, kalbi dünya sevgisiyle meşbû binlerce ‘vehnzede’den evlâ olduğunu ne zaman anlayacaktık?

“Tek başıma kalsam da şu kâfir güruhla savaşacağım” diyen Hak yolcusunun sesine ne zaman kulak verecektik?

Tek dünyalıların jargonundaki yenilginin, müslüman için ille de kaybetmek demek olmadığını ne zaman derk edecektik?

Bizi biz kılan değerlere ihanet etmeden mâruz kalınan bir yenilginin, aslında kazanmak demek olduğunun farkına ne zaman varacaktık?

Kalbimizi katılaştıran bir ‘muvaffakiyet’in ötede başımızı öne eğdireceğini ne zaman hesap edecektik?

Ne zaman “Dünyanız başınızı yesin!” diyen yamalı şalvar sahibi ‘mevkuf’a “Sadakte” diyecektik?

Sizce de bu soruları sormanın tam vakti değil mi?

 

Murat Türker

http://www.karakalem.net/?article=3839 den alınmıştır

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir