Şimdi Haberler…
BİTEVİYE SIRADANLIKLARIN monotonluğu içinde yaşanıyor hayatlar. Ya da yaşamak perdesi altında sürükleniyor, hayat kod adıyla adem hesabına çalışıyor. Helaket ve felaketle maruf ve malul şu acib asrın, nam-ı diğer modernizm adlı aşuftenin cazibesinde batmaya yüz tutmuş dünyalar. Ne bir rahmet katresiyle gülün yüzüne kondurulan sabah şebnemleri çeliyor ruhumuzu, ne sonra gülün bast edilişi. Mehtabın kızıllığında ya da seher alacakaranlığında ruhumuzu hareleyen cemal tebessümleri aydınlatmıyor yüzümüzü. Güneş her sabah yeni bir renk uyandırmıyor gözbebeğimizde. Kulağımız ilahi orkestranın bahar şefiyle sunduğu doyumsuz konserinden zevk almıyor şimdi. Ne rüzgar Süleyman aleyhisselama söylediklerini söylüyor bize, ne dağlar Davud aleyhisselama söylediklerini. Ne taşlardan asâ-yı Musa dersi alıyoruz, ne ateşten âzâ-yı İbrahim.
Ve gün olur, aynalar kırılıverir, “tevehhüm-ü ebediyetin”in ‘ebediyet’i düşer, hayat ölüm suretini bürünür, tevehhümle başbaşa kalıverir. Ve insan “ne söyleyen, ne bir haber verenler”in safına geçiş yapar. Hayatını kainat bostanınından devşirdiği esma-i ilahiye haberleri ile haberdar edebilenler için ebedi bir saadet yolculuğu başlar. Hayatını esma yoksulu, hikmet fukarası, irfan garibi haberlerin peşinde sürükleyip, kalbini, aklını, ruhunu dünyevi günceller peşinde sürükleyip, kainatın gündeminden bihaber edenleri ise, flaş haberler, şok gelişmeler beklemektedir.
Vakıa, akılların afaki malumatla yoğruluyor olduğu bir vasatta, ehl-i dinin dahi cami ve cemaati terkedip radyo dinlemeye koştuğu bir zamanda, küre-i arzı herc ü merce getiren, islam mukadderatıyla alakadar İkinci Dünya Savaşından sormayan ve haber almayan şu asrın hakikat kahramanının, ilgili bahiste asıl ve esas vurguyu ebedi hayata yapıyor oluşu, kendisinin de ders-i Kur’ânî’den gelen imani açılımla odasına astığı kavun ve nar’ı tefekkür edip salkımındaki üzüm tanelerini saymak gibi garip(!) işaretlerle belirginleştirdiği, hadiselere esma-i ilahiye referanslı bir duruş içinde bulunuyor olması birilerine—tabir yerindeyse—oldukça acayip(!), dahası uç(!) gelmekteydi. El’an ne küre-i arzı herc ü merce getiren, ne İslam mukadderatıyla alakadar olan yüzlerce malumat yığını içinde akıllar nedenleri, niçinleri unutan sadece determine edilebilen sebebler peşinde koşan bir yürütme organı olmuştur.
Ne ki şu asrın tefekkür kahramanı “enfüsi tefekkürde tafsil, icmali tefekkürde icmal” dersini, mükteda-i küll olan Rasul-u Ekrem (a.s.m.)’den almıştı. O nebinin nuruyla nurlanan Medine’sinde zihinler ne zamanın lider devletleri Sasani ve Bizans’ın satranç oyunlarıyla yoğrulmaktaydı, ne de Çin’den gelecek kervana endekslenmişti. Yalancı güncellerin belirlediği gündemlerin yerine, değişmeyen gündem, en güncel mesele olan, bir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölümün hayattan ziyade isteği üzerine odaklanmıştı. Ders-i Kur’an ve sünnet-i Rasul onların değişmeyen gündemiydi. “Enflasyon”, “kar payı”, “borsa”, “x partisi”, “y patırdıtsı”, “filanca başkanı”, “feşmekanca yardımcısı”, “sinema”, “top”, “pop” vs… ile çepecevre kusatılmış, dün ve yarın arasında hiç bir marifet ziyası sızdırmayan bugün zindanlarında hapsetmişiz kalblerimizi.
Güneş her yeni gün yepyeni cemal tebessümleri ile kucaklıyor sabahımızı, eşsiz güzellikte ve ayrı ayrı şekillerde kar taneleri tevhidi heceliyor tane tane, Sani-i Ehad’den işaretler sunuyor. Kuru çubuğunda ballı şurup makinesi üzümle, kudret şekerlemesi dutla, süt kutusu hindistan cevizleriyle, ince bir ipe taklılıp gönderilen kavun-karpuz la rızıklandırılmamızda, Rezzak olan Kerîm’e abd olmanın hazzı ihtar ve ihsas ediliyor, idrak istiğrakta boğuluyor adeta. Her gün dünyalarca mevcudat mükemmel bir hikmet güzelliği ile Rezzak-ı Kerim tarafından rızıklandırılıyor, milyarlarca yıldız, sistem, galaksi, Müdebbir ve Kadir olan Sulatan- Ezel ve Ebedin muhteşem kışlasının emirber neferleri olarak an be an “kün” emriyle taltif edilmedeler.
Kısaca, kainatın her köşesi, bu musika-i ilahiye ile güm güm ediyor. Kelebeğin kanadı, yıldızlardan haberler taşıyor, yıldızlar çiceklere selam göndermeler her daim. Ve her yeni gün sabahımız dan tutup yeni bir alemin kapısına getiriyor. Ne ki gün dolanıp geceye vardığında, eteklerimizde yakılası kuru odun yığınları olan malumat birikintilerinden başka bir şey olmuyor. Özden gafil nazarlarımız, kabukların etrafında oyalanmaya devam ediyor. Hacat- ı gayr-i zaruriyelerimiz gibi, ihbarat-ı gayr-i zaruriyelerimiz marifet dünyamızı, esma-i ilahiye fakiri, müsemma kaçkını, kainattan habersiz haberlerle karartmakta. Ne ki, her mevcudu okunmayı ve haberdar olunmayı bekleyen birer kelime-i hikmet-eda olan, esma ve müsemması ile bölünmez bir bütün olan şu kainat kalbimizin her atışında, bize Muzhir olan Sani’den haberler taşıyor. Zaman kulakları afaktan çekip, enfüse çevirmenin zamanıdır. Yağmurdan Rahmet haberi almalı, rüzgardan Süleymanvari hamdele ve salveleler işitebilmeli, güneş ten hava zerrelerince celal dersleri alabilmeli artık.
Kainat dolusu haberler haberdar olunmayı bekliyor. Kainattan ayrılmayın.
Metin Ergöktaş, karakalem.net
