Beni Takip Edin !

HUZUR: AKREBİYYET-İ İLAHİYYENİN İNKİŞAFI

  • Kategori : Makale
  • HUZUR: AKREBİYYET-İ İLAHİYYENİN İNKİŞAFI için yorumlar kapalı
29
Aralık
2009

“O, aramakla bulunmaz” der bir sehl-i mümteni, “fakat O’nu bulanlar arayanlardır.” Mükerrem bir varlık olarak insan hayatının temel problematiğini bu arayışa ilişkin sorular oluşturduğu gibi, insanlık tarihi de bu arayışın şekillendirdiği bir seyri anlatır. Bu seyrin sonucunu şu kelam-ı kibarla özetlemek mümkün: “O’nu bulan neyi kaybeder? Ve O’nu kaybeden neyi bulur?” Var oluşu/yaratılışı O’na nisbetle ya da O’ndan bağımsız olarak anlamlandırmak mümkün.

Ölüm gerçeğini değiştiremeyen, insandaki sonsuz acz ve fakri, bilim ve teknolojideki “hayranlık uyandıran” gelişmelere rağmen daha da arttıran, eceli iptal edemeyen, bunun yerine tüm bunları “medeniyet fantaziyeleri” ile, siyasetle, sporla, modayla, suretperestlikle, maceraperestlikle, “eğlenceyle”, savaşla, kısacası “eneyi Hüveye” dönüştürecek şekilde insan nefsine takılmış tüm duyguları uyuşturmaya dönük meşguliyetlerle, görmemeyi ya da yok saymayı yeğleyenler (ehl-i dünya) için, dünya hayatı kısacık bir oyun ve eğlenceden ibaret. Sonrası onulmaz, sonsuz bir karanlık. “Zarara kendi rızasıyla razı olana merhamet edilmez” diyerek, bunu bizzat ve kasten yapanları bir tarafa bırakalım. Var oluşu O’na nisbetle anlamlandıranlar ise vahy-i ilahinin ve sünnet-i seniyyenin ışığında muhabbetullah ve müşahedetullah semerelerini verecek şekilde bir marifet-i Sani’e muhtaçlar. Bu marifet nasıl gerçekleşecektir? İman Yaratıcıyla kurulan bir “bağ” ise, bu bağın/intisabın ibkası ve süreklileştirilmesi nasıl mümkün olacaktır? Çünkü “insan, nisyandan alındığı için nisyana mübteladır.”Bu bağın insanı mazhar kıldığı “huzur” halini hep unutur. Bu “hep unutma, “her daim unutma” haline karşı daimi hatırlatıcılara ihtiyaç vardır. Bunlar da “külli muarriflerdir”: Kur’an-ı Kerim, Sünnet-i seniyye, büyük kainat kitabı (afak) ve insandaki vicdan/ene (enfüs). Bütün bu “tanıtıcılar” insana, nasıl bir Zat’ın daimi huzurunda olduğunu hatırlatır. Öyleyse O Zatı, O’nun kendisini anlattığı bu muarriflerle tanımak, o huzura uygun edeple edeplenmeyi, yani huzurdan gafil olmamayı mümkün kılar. Bu tanıma/bilme/marifet nasıl gerçekleşecektir? Bu bilmenin iki vechesi vardır: teorik ve estetik. Bilmenin teorik vechesi akli ve nazari bir marifeti sağlarken, estetik vechesi hali ve vicdani/kalbi bir marifete isal eder. Aklın da insana takılmış en önemli marifet hassası olan kalbin bir fonksiyonu/türevi olduğu göz önüne alındığında, bilmenin bu iki boyutunun birbirinden ayrılamaz olduğu ortaya çıkar. Daha doğrusu, bu iki vechenin iftirakı marifet-i Sanii eksik bırakır ve huzurun gerektirdiği edep halinin muhafazasında arızalara sebebiyet verir. Bilmenin estetik boyutu tasavvufi bilgiye tekabül eder. Bu anlamda tasavvuf, örgütlü/disipline edilmiş tasavvuf yollarından yani tarikatlardan bağımsız olarak, olgusal bir gerçekliktir. Öyleyse, tam bir marifet hem ilmi hem de hali bir durumu anlatır. Esma-i Hüsnaya dayalı tefekkürün sağlayacağı marifet-i Sani’ de akli/teorik bir bilgiyi değil, aynı zamanda hali/kalbi bir tanımayı/tahassüsü gerektirir. Peki böyle bir tefekkür nasıl bir tefekkürdür? Huzur, akrebiyyet-i ilahiyyenin inkişaf derecesine bağlı olarak tahakkuk eden bir haldir. Akrebiyyet-i ilahiyye ise, güneşin muhtelif ayinelerde ısı, ışık, renk gibi özellikleriyle tezahür etmesi gibi, Yaratıcının güzel isimlerinin eşyadaki ve nefsimizdeki tecellilerini anlama ve fikretme kabiliyetimize bağlı olarak gerçekleşir. Güneşi gözleyebildiğimiz özellikleriyle/akrebiyyetiyle değil de, bu’diyyetiyle, bize olan 150 milyon km uzaklığıyla ve astronominin bize aktardığı bütünüyle nazari/akli ve bilmenin/yakinin derecesi bakımından akrebiyyete göre oldukça eksik bilgilerle de tanıyabiliriz. Birincisi zahirden hakikate doğrudan geçişi, “sahabe mesleği”ni anlatır. İkinci tanıma ise uzun bir mesafe katetmeyi, seyr u süluku gerektirir. Zat-ı Ehad ve Samed’i varlık alemindeki ve nefsimizdeki yani “yanıbaşımızdaki” tecellileriyle tanımak yerine, deyim yerindeyse O’na gitmeye çalışmak çok zor ve hatarlı bir yoldur. Tasavvuf ekollerinin problemi de budur. Oysa, Kur’an her şeyde ve herşe’nde esma-i ilahiyyenin marifetine ulaşacak, daha umumi, hızlı ve selametli bir yolu bize tefhim eder. Ömür ağacımızın tek meyvesi olarak kendi cenazemizi görmek için, gelecekteki bir durum olarak (farazi)ölümü düşünmek ile Zat-ı Hayy ve Mümit’in kayyumiyetiyle vücut bulan ve aslında bize bakan vechesiyle hep var olan (reel) bir durum olarak ölümü düşünmek arasındaki fark, iki yaklaşımı ayırd etmek açısından bize bir fikir verebilir.

Daimi bir huzur için sürekli bir tecdid-i imana, Yaratıcıyla olan bağın tesis ve tekidine ihtiyacımız var. Hepimize “huzur”lu bir ömür diliyorum!

Ahmet Yıldız

Yorumlar kapatıldı.