HUZUR: AKREBİYYET-İ İLAHİYYENİN İNKİŞAFI
“O, aramakla bulunmaz” der bir sehl-i mümteni, “fakat O’nu bulanlar arayanlardır.” Mükerrem bir varlık olarak insan hayatının temel problematiÄŸini bu arayışa iliÅŸkin sorular oluÅŸturduÄŸu gibi, insanlık tarihi de bu arayışın ÅŸekillendirdiÄŸi bir seyri anlatır. Bu seyrin sonucunu ÅŸu kelam-ı kibarla özetlemek mümkün: “O’nu bulan neyi kaybeder? Ve O’nu kaybeden neyi bulur?” Var oluÅŸu/yaratılışı O’na nisbetle ya da O’ndan bağımsız olarak anlamlandırmak mümkün.
Ölüm gerçeÄŸini deÄŸiÅŸtiremeyen, insandaki sonsuz acz ve fakri, bilim ve teknolojideki “hayranlık uyandıran” geliÅŸmelere raÄŸmen daha da arttıran, eceli iptal edemeyen, bunun yerine tüm bunları “medeniyet fantaziyeleri” ile, siyasetle, sporla, modayla, suretperestlikle, maceraperestlikle, “eÄŸlenceyle”, savaÅŸla, kısacası “eneyi Hüveye” dönüştürecek ÅŸekilde insan nefsine takılmış tüm duyguları uyuÅŸturmaya dönük meÅŸguliyetlerle, görmemeyi ya da yok saymayı yeÄŸleyenler (ehl-i dünya) için, dünya hayatı kısacık bir oyun ve eÄŸlenceden ibaret. Sonrası onulmaz, sonsuz bir karanlık. “Zarara kendi rızasıyla razı olana merhamet edilmez” diyerek, bunu bizzat ve kasten yapanları bir tarafa bırakalım. Var oluÅŸu O’na nisbetle anlamlandıranlar ise vahy-i ilahinin ve sünnet-i seniyyenin ışığında muhabbetullah ve müşahedetullah semerelerini verecek ÅŸekilde bir marifet-i Sani’e muhtaçlar. Bu marifet nasıl gerçekleÅŸecektir? İman Yaratıcıyla kurulan bir “baÄŸ” ise, bu bağın/intisabın ibkası ve süreklileÅŸtirilmesi nasıl mümkün olacaktır? Çünkü “insan, nisyandan alındığı için nisyana mübteladır.”Bu bağın insanı mazhar kıldığı “huzur” halini hep unutur. Bu “hep unutma, “her daim unutma” haline karşı daimi hatırlatıcılara ihtiyaç vardır. Bunlar da “külli muarriflerdir”: Kur’an-ı Kerim, Sünnet-i seniyye, büyük kainat kitabı (afak) ve insandaki vicdan/ene (enfüs). Bütün bu “tanıtıcılar” insana, nasıl bir Zat’ın daimi huzurunda olduÄŸunu hatırlatır. Öyleyse O Zatı, O’nun kendisini anlattığı bu muarriflerle tanımak, o huzura uygun edeple edeplenmeyi, yani huzurdan gafil olmamayı mümkün kılar. Bu tanıma/bilme/marifet nasıl gerçekleÅŸecektir? Bu bilmenin iki vechesi vardır: teorik ve estetik. Bilmenin teorik vechesi akli ve nazari bir marifeti saÄŸlarken, estetik vechesi hali ve vicdani/kalbi bir marifete isal eder. Aklın da insana takılmış en önemli marifet hassası olan kalbin bir fonksiyonu/türevi olduÄŸu göz önüne alındığında, bilmenin bu iki boyutunun birbirinden ayrılamaz olduÄŸu ortaya çıkar. Daha doÄŸrusu, bu iki vechenin iftirakı marifet-i Sanii eksik bırakır ve huzurun gerektirdiÄŸi edep halinin muhafazasında arızalara sebebiyet verir. Bilmenin estetik boyutu tasavvufi bilgiye tekabül eder. Bu anlamda tasavvuf, örgütlü/disipline edilmiÅŸ tasavvuf yollarından yani tarikatlardan bağımsız olarak, olgusal bir gerçekliktir. Öyleyse, tam bir marifet hem ilmi hem de hali bir durumu anlatır. Esma-i Hüsnaya dayalı tefekkürün saÄŸlayacağı marifet-i Sani’ de akli/teorik bir bilgiyi deÄŸil, aynı zamanda hali/kalbi bir tanımayı/tahassüsü gerektirir. Peki böyle bir tefekkür nasıl bir tefekkürdür? Huzur, akrebiyyet-i ilahiyyenin inkiÅŸaf derecesine baÄŸlı olarak tahakkuk eden bir haldir. Akrebiyyet-i ilahiyye ise, güneÅŸin muhtelif ayinelerde ısı, ışık, renk gibi özellikleriyle tezahür etmesi gibi, Yaratıcının güzel isimlerinin eÅŸyadaki ve nefsimizdeki tecellilerini anlama ve fikretme kabiliyetimize baÄŸlı olarak gerçekleÅŸir. GüneÅŸi gözleyebildiÄŸimiz özellikleriyle/akrebiyyetiyle deÄŸil de, bu’diyyetiyle, bize olan 150 milyon km uzaklığıyla ve astronominin bize aktardığı bütünüyle nazari/akli ve bilmenin/yakinin derecesi bakımından akrebiyyete göre oldukça eksik bilgilerle de tanıyabiliriz. Birincisi zahirden hakikate doÄŸrudan geçiÅŸi, “sahabe mesleÄŸi”ni anlatır. İkinci tanıma ise uzun bir mesafe katetmeyi, seyr u süluku gerektirir. Zat-ı Ehad ve Samed’i varlık alemindeki ve nefsimizdeki yani “yanıbaşımızdaki” tecellileriyle tanımak yerine, deyim yerindeyse O’na gitmeye çalışmak çok zor ve hatarlı bir yoldur. Tasavvuf ekollerinin problemi de budur. Oysa, Kur’an her ÅŸeyde ve herÅŸe’nde esma-i ilahiyyenin marifetine ulaÅŸacak, daha umumi, hızlı ve selametli bir yolu bize tefhim eder. Ömür aÄŸacımızın tek meyvesi olarak kendi cenazemizi görmek için, gelecekteki bir durum olarak (farazi)ölümü düşünmek ile Zat-ı Hayy ve Mümit’in kayyumiyetiyle vücut bulan ve aslında bize bakan vechesiyle hep var olan (reel) bir durum olarak ölümü düşünmek arasındaki fark, iki yaklaşımı ayırd etmek açısından bize bir fikir verebilir.
Daimi bir huzur için sürekli bir tecdid-i imana, Yaratıcıyla olan bağın tesis ve tekidine ihtiyacımız var. Hepimize “huzur”lu bir ömür diliyorum!
Ahmet Yıldız

